KUVAYİ MİLLİYE DESTANI YEDİNCİ BAP-NAZIM HİKMET RAN

KUVAYİ MİLLİYE DESTANI YEDİNCİ BAP-NAZIM HİKMET RAN

Ayın altında kağnılar gidiyordu. Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Bu haber 2017-02-10 21:10:09 eklenmiş ve 401 kez görüntülenmiştir.


YEDİNCİ BAP

 

922 AĞUSTOS AYI

ve

KADINLARIMIZ

ve

6 AĞUSTOS EMRİ

ve

BİR ÂLETLE BİR İNSANIN HİKÂYESİ

 

 

Ayın altında kağnılar gidiyordu.

Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

Toprak öyle bitip tükenmez,

dağlar öyle uzakta,

sanki gidenler hiçbir zaman

             hiçbir menzile erişmiyecekti.

Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.

Ve onlar

         ayın altında dönen ilk tekerlekti.

Ayın altında öküzler

başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi

                                      ufacık, kısacıktılar,

ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında

ve ayakları altından akan

                   toprak,

                         toprak

                               ve topraktı.

Gece aydınlık ve sıcak

ve kağnılarda tahta yataklarında

koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.

Ve kadınlar

birbirlerinden gizliyerek

bakıyorlardı ayın altında

geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.

Ve kadınlar,

bizim kadınlarımız :

korkunç ve mübarek elleri,

          ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle

                                    anamız, avradımız, yârimiz

ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

ve soframızdaki yeri

             öküzümüzden sonra gelen

ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız

ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki

ve karasabana koşulan

ve ağıllarda

ışıltısında yere saplı bıçakların

oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan

                                       kadınlar,

                                             bizim kadınlarımız

şimdi ayın altında

kağnıların ve hartuçların peşinde

harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi

aynı yürek ferahlığı,

aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.

Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde

                         ince boyunlu çocuklar uyuyordu.

Ve ayın altında kağnılar

           yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

«6 Ağustos emri» verilmiştir.

Birinci ve İkinci ordular, kıt'aları, kağnıları, süvari alaylarıyla

yer değiştiriyordu, yer değiştirecek.

98956 tüfek,

            325 top,

                    5 tayyare,

2800 küsur mitralyöz,

2500 küsur kılıç

ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği

ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz

                    kımıldanıyordu gecenin içinde.

Gecenin içinde toprak.

Gecenin içinde rüzgâr.

Hatıralara bağlı, hatıraların dışında,

                         gecenin içinde :

   insanlar, âletler ve hayvanlar,

demirleri, tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup,

korkunç

        ve sessiz emniyetlerini

                           birbirlerine sokulmakta bulup,

kocaman, yorgun ayakları,

                           topraklı elleriyle yürüyorlardı.

Ve onların arasında

Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburu'ndan

                                      İstanbullu şoför Ahmet

                                             ve onun kamyoneti vardı.

Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet :

İhtiyar,

      cesur,

               inatçı ve şirret.

Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine

şasinin altına, dingilin üzerine

budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen

ve kalb ağrılarıyla

ve on kilometrede bir

karanlığa yaslanıp durduğu halde

ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken

şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu :

«6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından

«... ihzar ve teşkil edilmiş bulunan

ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan

100 kadar serî otomobil...» diye bahsediliyordu.

İhzar ve teşkil olunanlar,

                    bu meyanda Ahmet'in kamyoneti,

insanların, âletlerin ve kağnıların yanından geçip

Afyon - Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.

Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.

Bu şarkı nihaventtir

ve beyaz tenteli sandalları,

                       siyah mavnaları,

                            güneşli karpuz kabuklarıyla

                            bir deniz kıyısındadır şehir.

Vantilâtörde adedi devir

                 düşüyor gibi.

Arkadaşlar ileri geçtiler.

Ay battı.

Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.

Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,

çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü,

kalk,

sıra servilerin önünden yürü,

çeşmeyi geç,

mektep bahçesi, medreseler,

orda, Harbiye Nezareti'nin arka duvarında

siyah çarşaflı bir kadın

çömelip yere

darı serper güvercinlere

ve papelciler

şemsiye üstünde papaz açarlar.

Motor mızıkçılık ediyor,

bizi dağ başlarında bırakacak meret.

Ne diyorduk oğlum Ahmet?

Dökmeciler sağda kalır,

derken, Uzunçarşı'ya saparken,

köşede, sol kolda seyyar kitapçı :

                   «Hikâyei Billûr Köşk»,

                   altı cilt «Tarihi Cevdet»

                   ve «Fenni Tabâhat».

Tabâhat, mutfaktan gelirmiş,

yani yemek pişirmek.

Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.

Yaldızlı kuyruğundan tutup

bir salkım üzüm gibi yersin.

İlerde bir süvari kolu gidiyor,

                    saptılar sola.

Uzunçarşı'yı dikine inersin.

Sandalyacılar, tavla pulcuları, tesbihçiler.

Ve sen İstanbullu,

sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan

şaşarsın İstanbullulara :

ne kadar ince, ne çeşitli hünerleri var, dersin.

Rüstem Paşa Camii.

Urgancılar.

Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi

ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar

urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.

Zindankapı, Babacafer.

Uzakta Balıkpazarı.

Kuruyemişçiler.

Yemiş iskelesindeyiz :

                 sandalları, mavnaları,

                           güneşli karpuz kabuklarıyla

                                           yüzüne hasret kaldığım deniz.

Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?

İnip

baksam...

Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip

Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti.

Elleri yumuk yumuk,

bacakları biraz çarpıktı ama,

yeşil zeytin tanesi gibi gözler.

Kaşları da hilâl gibi çekikti.

Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü...

Lastik hava kaçırıyor.

Derdine deva bulmazsak eğer...

Dur bakalım Babacafer...

Üç numrolu kamyonet durdu.

Karanlık.

Kriko.

Pompa.

Eller.

Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri

lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken

Ahmet hatırladı :

bir gece nüzüllü babaannesini

                                 sedirden sedire taşırken

                                                             kadıncağız...

İç lastik boydan boya patladı.

Yedek?

Yok.

Dağlarda avaz avaz

           imdat istemek?

Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,

sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet.

Hem, hani bir koyun varmış,

                   kendi bacağından asılan bir koyun.

Süleymaniyeli şoför Ahmet

                                soyun...

Soyundu.

Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak

                                      ve kırmızı kuşak,

Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak

                                        bırakarak

                    dış lastiğin içine girdiler,

                                           şişirdiler.

Bu şarkı nihaventtir.

Deniz kıyısında bir şehir...

Beyaz başörtüsü...

Saatta elli yapıyoruz...

Dayan ömrümün törpüsü,

dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i,

dayan arslan...

Hiçbir zaman

        böyle merhametli bir ümitle sevmedi

                                                    hiçbir insan

                                                         hiçbir âleti...

 

 

Nazım Hikmet Ran



ETİKETLER : KUvayi Milliye Yedinci Bap Nazım Hikmet Günün Şiiri
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer GÜNÜN ŞİİRİ haberleri

Yazarlar

En çok okunanlar

E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Yeşeren Kalem
Anket
En Güzel Yeşeren Kalem Tohumu Hangisi?
Akşam Sefası Tohumu
Kahkaha Çiçeği Tohumu
Fesleğen Tohumu
Roka Tohumu
Sarmaşık Tohumu
Yeşeren Kalem
© Copyright 2017 OduncuTimi®. Tüm hakları saklıdır. Bu site Oduncu Timi haber yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA