ARHAVELİ İSMAİL

ARHAVELİ İSMAİL

Ateşi ve ihaneti gördük...
Bu haber 2016-12-26 20:57:29 eklenmiş ve 1504 kez görüntülenmiştir.
ARHAVELİ İSMAİL
 
Yıl 1920 
Ve
Arhaveli İsmail'in Hikâyesi

Ateşi ve ihaneti gördük.

Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.
Akhisar, Karacabey, Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu,
çarpışarak çekildik...
920'nin 29 Ağustos'u : Uşak düştü.
Yaralı ve dehşetli kızgın fakat toprağımızdan emin,
Dumlupınar sırtlarındayız.
Nazilli düştü.

Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık, dayanmaktayız.

1920 Şubat, Nisan, Mayıs,
Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı : İçimizde Hilâfet Ordusu,
Anzavur isyanları.
Ve aynı sıradan, 3 Ekim Konya.
Sabah.
500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş girdi şehre.
Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler.
Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp ölümlerine giderken
terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.

Ve 29 Aralık Kütahya :
4 top ve 1800 atlı bir ihanet
yani Çerkez Ethem, bir gece vakti
kilim ve halı yüklü katırları,
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp düşmana geçti.
Yürekleri karanlık, kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü,
atları ve kendileri semizdiler...

Ateşi ve ihaneti gördük.
Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil.
Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil,
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle,
silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan.
Beygirler çirkindiler, bakımsızdılar,
hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi.
Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden
sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı.
İnsanlar uzun asker kaputluydu,
yalnayaktı insanlar.
İnsanların başında kalpak, yüreklerinde keder,
yüreklerinde müthiş bir ümit vardı.
İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler.
İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla
köy odalarında unutulmuştular.
Ve orda sargı, deri
ve asker postalları halinde yan yana, sırtüstü yatıyorlardı.
Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden
eğrilip bükülmüştü
ve avuçlarında toprak ve kan vardı.

Ve asker kaçakları,
korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla
karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı.
Acıkmıştılar, merhametsizdiler, bedbahttılar.
Şosenin ıssız beyazlığına inip
nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor
ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için
deviriyorlardı uçurumlara :
şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.

Ve çok uzak, çok uzaklardaki İstanbul limanında,
gecenin bu geç vakitlerinde,
kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları :
hürriyet ve ümit, su ve rüzgârdılar.
Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar.
Tekneleri kestane ağacındandı,
üç tondan on tona kadardılar
ve lâkin yelkenlerinin altında
fındık ve tütün getirip
şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı.
Şimdi, denizde bir insan sesinin
ve demirli şileplerin kederlerini
ve Kabataş açıklarında sallanan
saman kayıklarının fenerlerini
peşlerinde bırakıp
ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp
küçük, kurnaz ve mağrur gidiyorlardı Karadeniz'e.
Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki bunlar
uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki
sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin
zaferi için
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...
 
Yeşeren Kalem

Karanlıkta kurşunî derisi kırmızıya boyanan
baltabaş gemi İngiliz torpitosudur.
Ve dalgaların üstünde sallanarak
alev alev yanan :
Şaban Reisin beş tonluk takası.

Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında,
gecenin karanlığında, dalgalar minare boyundaydılar
ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.
Rüzgar :
yıldız - poyraz.
Esirlerini bordasına alıp kayboldu İngiliz torpitosu.
Şaban Reisin teknesi ateşten direğiyle gömüldü suya.

Arheveli İsmail bu ölen teknedendi.
Ve şimdi
Kerempe Fenerinin açığında, batan teknenin kayığında
emanetiyle tek başınadır,
fakat yalnız değil :
rüzgârın, bulutların ve dalgaların kalabalığı,
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.

Arheveli İsmail
kendi kendine sordu :
«Emanetimizle varabilecek miyiz?»
Kendine cevap verdi :
«Varmamış olmaz.»

Gece, Tophane rıhtımında
Kamacı ustası Bekir Usta ona :
«Evlâdım İsmail,» dedi,
«hiç kimseye değil,» dedi,
«bu, sana emanettir.»

Ve Kerempe Fenerinde
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde,
İsmail, reisinden izin isteyip,
«Şaban Reis,» deyip,
«emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip
atladı takanın patalyasına, açıldı.

«Allah büyük
ama kayık küçük» demiş Yahudi.
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi,
bir sağnak daha,
peşinden üç-kardeşler.
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer
alabora olacaktı.

Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor.
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor :
Sıvastopol'a giden bir geminin sancak feneri.

Elleri kanayarak çekiyor İsmail kürekleri.
İsmail rahattır.
Kavgadan ve emanetinden başka her şeyin haricinde,
İsmail unsurunun içinde.
Emanet :
bir ağır makinalı tüfektir.
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini
ta Ankara'ya kadar gidip
onu kendi eliyle teslim edecektir.

Rüzgâr bocalıyor.
Belki karayel gösterecek.
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil.
Fakat İsmail ellerine güvenir.
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini
ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini
aynı emniyetle tutarlar.

Rüzgâr karayel göstermedi.
Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi düştü.

İsmail beklemiyordu bunu.
Dalgalar bir müddet daha
yuvarlandılar teknenin altında
sonra deniz dümdüz
ve simsiyah durdu.
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri.
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.
Bir ürperme geldi İsmail'in içine.
Ve bir balık gibi ürkerek,
bir sandal
bir çift kürek
ve durgun
ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı.
Ve birdenbire
öyle kahrolup duydu ki insansızlığı
yıldı elleri, yüklendi küreklere,
kırıldı kürekler.

Sular tekneyi açığa sürüklüyor.
Artık hiçbir şey mümkün değil.
Kaldı ölü bir denizin ortasında
kanayan elleri ve emanetiyle İsmail.
İlk önce küfretti.
Sonra, «elham» okumak geldi içinden.
Sonra, güldü,
eğilip okşadı mübarek emaneti.
Sonra...
Sonra, malûm olmadı insanlara
Arhaveli İsmail'in âkıbeti...
 

Yeşeren Kalem


Nazım Hikmet Ran
Bu vatanın kurulmasında öyle insanların emeği var ki, adlarını öğrenmemiz mümkün değil. Arhaveli İsmail de bu insanlardan biri. Gazete kuponuyla bize verilmedi bu vatan. Uğruna ne yiğitleri, kadınları yitirdik.
Bu topraklar vatan kahramanlarını kusursuzca şiirlerinde işleyen bir Nazım Hikmet’de yetiştirdi. Senelerce hapis yattı. On yıl sonra özgürlüğüne kavuştuğunda “vatan haini" ilan edildi. Oysa bu topraklarda o kadar çok vatan haini var ki, sana mı kaldı bu “vatan hainliği” büyük usta. Arhaveli İsmail’i ondan daha iyi kimse anlatamazdı. Aklımıza kazıyarak anlattın sen Arhaveli’yi. Unutmak mümkün değil o İsmail’i.

Teşekkürler Nazım Usta.

Özhan Ulaş.

ETİKETLER : Arhaveli İsmail Nazım Hikmet Özhan Ulaş Günün Şiiri oduncutimi sözcü cumhuriyet Vatan en iyi şiir en iyi şiir yazarı yeşeren kalem yeşeren kalem fiyatı isim baskılı yeşeren kalem tohumlu kalem
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Geçmiş günler ve gelecek güzel günler
Serkan 2016-12-26 22:17:17
Elinize sağlık. Unutulmaz ve yürek yakan bir Şiir. Paylaşımınız için sonsuz teşekkürler
Ürperdim
Mustafa Tokdemir 2016-12-26 22:13:04
Okurken tüylerim ürperdi. Bu vatan için nice canlar gitti. Yılmadan mücadele etmeye devam edeceğiz. Hepsini adını yaşatarak istedikleri Ülkeyi uzaklardan görmelerini sağlayacağız.
Rica ederim.
Özhan Ulaş 2016-12-26 21:56:57
Kalemimiz yettiğince yazmaya çalışıyoruz. Teşekkür ederim.
Bayıldım
Mualla Pek 2016-12-26 21:42:14
çok beğendim arkadaşlar. elinize sağlık Özhan Ulaş bey
Toplam 4 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer GÜNÜN ŞİİRİ haberleri

Yazarlar

En çok okunanlar

E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Yeşeren Kalem
Anket
En Güzel Yeşeren Kalem Tohumu Hangisi?
Akşam Sefası Tohumu
Kahkaha Çiçeği Tohumu
Fesleğen Tohumu
Roka Tohumu
Sarmaşık Tohumu
Yeşeren Kalem
© Copyright 2017 OduncuTimi®. Tüm hakları saklıdır. Bu site Oduncu Timi haber yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA