ATATÜRK'ün Anlatımıyla Kendi Hayatı 10.01.1922

ATATÜRK'ün Anlatımıyla Kendi Hayatı 10.01.1922

AŞAĞIDAKİ LİNKLERDEN BU HABERİ PAYLAŞ Kİ HERKES OKUSUN
Bu haber 2016-11-10 11:01:11 eklenmiş ve 1481 kez görüntülenmiştir.

Kaynak: ATATÜRK’ün Söylev ve Beyanatları, ATATÜRK Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

 

Zaman: 10.01.1922.

 

(Mustafa Kemal Paşa, 10 Ocak 1922’de Zaman Gazetesi’nde yayımlanan, Zaman Gazetesi Başyazarı Ahmet Emin'e (Yalman) verdiği mülakatında kendi hayatını anlatmıştır).

- Çocukluğuma ait ilk anımsadığım şey, okula gitmek sorunuyla alakalıdır. Bundan dolayı annemle babam arasında aşırı bir mücadele vardı. Annem ilahilerle okula başlamamı ve semt okuluna gitmemi istiyordu. Gümrük Dairesinde memur olan babam o vakit yeni açılan Şemsi Efendi Okuluna devam etmem ve yeni yol üzerine okumamdan yanaydı.

Nihayetinde babam işi ustaca bir biçimde analiz etti. İlk olarak alışılmış merasimle mahalle okuluna başladım.

Böylelikle annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da semt okulundan çıktım. Şemsi Efendi Okuluna yazıldım.

Az vakit sonra babam can verdi. Annemle beraber dayımın yanına yerleştik. Dayım köy hayatı yaşıyordu. Ben de bu hayata karıştım. Bana görevler veriyor, ben de bunları yapıyordum. Başlıca görev tarla bekçiliği idi. Kardeşimle beraber bakla tarlasının ortasındaki bir kulübede oturduğumuz ve kargaları kovmakla uğraştığımızı unutamam. Çiftlik hayatının öteki işlerine de karışıyordum.

Böylelikle biraz zaman geçince annem, okulsuz kaldığım için kaygılanmaya başladı. Nihayetinde Selanik’te bulunan teyzemin evine gitmeme ve okula devam etmeme karar verildi: Selanik’te liseye yazıldım. Okulda Kaymak Hafız isminde bir öğretmen vardı.

Bir gün sınıfımızda ders verirken başka bir çocukla dövüş ettim. Çok gürültü oldu. Öğretmen beni yakaladı. Çok dövdü. Bütün bedenim kan içinde kaldı. Büyükannem zati okulda okumama karşıydı, hemen okuldan çıkardı.

Yakınımızda Binbaşı Kadri Bey isminde bir kişi oturuyordu. Erkek çocuğu Ahmet Bey askerî ortaokula devam ediyor ve okul elbisesi giyiyordu. Onu gördükçe ben de böyle elbise giymeye hevesleniyordum. Sonra sokaklarda subaylar görüyordum. Bu evreye erişmek için izlenmesi şart olan yolun askerî ortaokula girmek olduğunu anlıyordum.

O sırada annem Selanik’e gelmişti. Askerî ortaokula girmek istediğimi söyledim. Annem askerlikten çekiniyordu. Asker olmama zorla mani olmaya çalışıyordu.

Kabul imtihanı vakiti ona sezdirmeden kendi kendime askerî ortaokula gittikçe imtihan verdim. Böylelikle anneme karşı oldubitti olmuş oldu.

Ortaokul’da en çok matematiğe alaka duydum.

Az zamanda bize bu dersi veren öğretmen kadar, belki de daha çok bilgi sahibi oldum. Derslerin üstünde işlerle ilgileniyordum. Yazılı sualler yazıyordum, matematik öğretmeni de yazılı olarak cevaplıyordu.

Öğretmenimin ismi Mustafa idi. Bir gün bana diye konuştu ki; “Erkek çocuğum, senin de ismin Mustafa benim de. Bu böyle olmayacak. Arada bir fark bulunmalı, bundan sonra ismin Mustafa Kemal olsun!

O zamandan beri adım harbiden Mustafa Kemal kaldı. Öğretmen sert bir adamdı. Sınıfta birinci, ikinci tanımıyordu. Bir gün bize:

“Aranızda kimler kendine güveniyorsa kalksınlar onları çalıştırma danışmanı yapacağım.” dedi, ilk olarak duraksadım. Ayağa öyleleri kalktı ki ben kalkmamayı tercih ettim. Bunlardan birinin danışmanlığı altına girdim. Müzakerenin nihayetinde dayanma gücüm son noktaya geldi. Ayağa kalkarak;

“Ben bundan iyi yaparım" dedim. Bunun üzerine öğretmen beni çalıştırma danışmanı yaptı, daha önceki danışmanı benim danışmanlığım altına verdi.

Askerî ortaokulu bitirdiğim zaman merakım oldukça ileri gitmişti. Manastır Askerî Lisesi’nde matematik pek kolay geldi. Bununla uğraşmayı sürdürdüm. Ancak Fransızcada geri idim. Öğretmen benimle çok uğraşmıyor, acı ikazlarda bulunuyordu. Bu ikazlar benim çok gücüme gitti. İlk hane desturu zamanında çözüm aradım. İki, üç ay saklıca Frerler Okulunun özel sınıfına devam ettim. Böylelikle okul derslerine oranla fazla derecede Fransızca öğrendim.

O zamana kadar edebiyatla çok ilişkim yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa Lisesinden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Şiir ve edebiyat diye bir şey olduğunu o vakit öğrendim. Ona çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Ancak yazı (kompozisyon) öğretmeni diye yeni gelen bir kişi, bana şiirle uğraşmayı yasakladı.

“Bu uğraşı biçimi seni askerlikten uzaklaştırır” diye konuştu. Bununla beraber güzel yazı yazma isteği bende kalıcı oldu.

Lisede iken dirençle çalışıyorduk. Sınıfta birinci, ikinci olmak için hepimizde kuvvetli bir çaba vardı. Nihayetinde liseyi bitirdim. Harp Okuluna geçtim. Burada da matematiğe alakam devam ediyordu. Birinci sınıfta temiz gençlik düşlerine tutuldum. Dersleri aksattım. Sene nasıl geçtiğinin hiç farkında olmadım. Ancak dersler kesilince kitaplara sarıldım.

İkinci sınıfa geçtikten sonra askerlik derslerine ilgi duydum. Şiir yazmaya ilişkin lise öğretmeninin koyduğu yasağı unutmuyordum. Ancak güzel söylemek ve yazmak isteği kalıcı idi. Ders aralarında kompozisyon alıştırmaları yapıyorduk. Saati elimize alıyor “Bu kadar dakika sen, bu kadar dakika ben söyleyeceğim” diye müsabaka ve tartışmalar tertip ediyorduk.

Harp Okulu senelerinde politika düşünceleri baş gösterdi. Vaziyete ilişkin daha tesirli bir düşünce oluşturamıyorduk. Sultan Hamit Dönemi idi. Namık Kemal Bey'in kitaplarını okuyorduk. Kovuşturma sıkı idi. Çoğunlukla ancak koğuşta yattıktan sonra okuma olanağı buluyorduk. Bu gibi yurtsevercesine yapıtları okuyanlara karşı kovuşturma yapılması, işlerin içinde bir kötülük bulunduğunu sezdiriyordu. Ancak bunun iç yüzü gözlerimiz önünde tümüyle netleşmiyordu.

Kurmay sınıflarına geçtik. Alışılmış derslere çok iyi çalışıyordum. Bunların üstünde olarak bende ve kimi arkadaşlarda yeni düşünceler açığa çıktı. Ülkenin idareninde ve siyasetinde bozukluklar olduğunu keşfetmeye başladık.

Binlerce kişiden oluşan Harp Okulu talebesine bu bulgumuzu anlatmak isteğine kapıldık. Okulun talebeleri arasında okunmak üzere okulda el yazısıyla gazete kurduk.

Sınıf içinde küçük örgütümüz vardı. Ben İdare Heyetinde idim. Gazetenin yazılarını çoğunlukla ben yazıyordum.

O vakit Okullar Müfettişi İsmail Paşa vardı. Bu işlerimizi keşfetmiş, izlettiriyormuş. Okulun Müdürü Rıza Paşa isminde bir kişiydi. Bu kişinin, padişah katında İsmail Paşa tarafından yanlışı ortaya çıkarılmış;

“Okulda böyle talebe var. Ya farkında olmuyor ya görmezden geliyor.” denilmiş. Rıza Paşa konumunu savunmak için inkâr etmiş.

Bir gün, gazetenin şart olan yazılarından birini yazmakla uğraşıyorduk. Baytar dersliklerinden birine girmiş, kapıyı kapamıştık, kapı arkasında birkaç nöbetçi duruyordu. Rıza Paşa'ya haber vermişler, sınıfı bastı. Yazılar masa üzerinde ve ön tarafta duruyordu. Görmemezlikten geldi. Ancak dersten başka şeylerle uğraşmak sebebiyle gözaltına alınmamızı emretti. Çıkarken:

“Yalnız müsaadesizlikle kanaat edebilir.” diye konuştu. Sonra hiçbir ceza uygulamasına gerek olmadığını söylemiş. Böyle davranmasında kendine yüklenen eksikliği ortaya çıkarmak gayretinin tesiri olmakla birlikte iyi niyet de inkâr edilemezdi.

Kurmay Subaylar Grubu sınıflarının sonuna kadar bu işlere devam ettik. Yüzbaşı olarak okuldan çıktıktan sonra İstanbul’da geçireceğimiz müddet içinde bu işlerle daha iyi uğraşmak için bir arkadaş hesabına bir apartman tuttuk. Ara sıra orada toplanıyorduk. Bu hareketlerimizin hepsi izleniyordu ve biliniyordu.

Bu sırada Fethi Bey hesabına daha önceki arkadaşlardan subay iken askerlikten uzaklaştırılmış bir kişi karşımıza çıktı. Kendisinin fakirliğinden, yardıma ihtiyacı olduğundan, yatacak yeri bulunmadığından söz ederek bize sığındı. Biz de bu kişiyi sahip olduğumuz apartmanda yatırmaya ve kendisine yardım etmeye karar verdik.

İki gün sonra kendisinin isteği üzerine bir yerde görüşecektik. Gittiğim vakit yanında Saraya üye bir de yaver gördüm. Apartmanda yatan İsmail Hakkı Bey isminde bir kişi vardı, hatıranda götürmüşler. Bir gün sonra da bizi gözaltına alındılar. Fethi Bey oysa ki İsmail Paşa'nın saklı polisi imiş. Bir müddet hücre mapusunda kaldım. Sonra Saraya götürdüler. Sorgulandım. İsmail Paşa, başkâtip, bir de sakallı bir adam hazır bulunuyordu. Sorgudan anladık ki gazete çıkardığımızdan, örgüt kurduğumuzdan, apartmanda çalıştığımızdan özet olarak, bütün bu işlerden dolayı zan altında olmak, şüphelenilmek... Eski arkadaşlar yaptıklarını kabul etmişler, birkaç ay böyle tutuklu kaldıktan sonra bıraktılar.

Birkaç gün sonra Kurmay Subaylar Grubu Dairesi’ne tüm kurmay subay arkadaşları çağırdılar. Eşit olarak Edirne ve Selanik’te başka bir deyişle o vakitki İkinci ve Üçüncü Silahlı güçlere gönderilmemiz kararlaştırılmıştı. Kura çekileceğini, ancak aramızda anlaşırsak kuraya gerek kalmayacağını söylediler. Ben arkadaşlara işaret ettim. Biraz konuştuk. Gerçekten ufak bir anlaşma sonunda İkinci ve Üçüncü Silahlı güçlere gidecekleri ayırdık. Bu davranış biçimini aramızda teşkilatlar bulunduğuna kanıt diye telakki ettiler. Beni Suriye’ye sürdüler. Şam’da bir atlı asker kıtasına staj yapmaya görevlendirilmiştim. O sıralarda Dürzilerle bazı mevzular vardı. Dürziler üzerine askerî birlikler gönderiliyordu. Ben de aynı zamanda gittim. Dört ay orada kaldım.

“Hürriyet Cemiyeti” isminde bir dernek kurduk. Bunu genişletmek için aldığımız tedbirler arasında benim çeşitli asker sınıflarında staj yapmak uydurma sebebiyle Beyrut, Yafa ve Kudüs’e gitmem vardı.

Böylelikle hareket ettim. İsimlerini saydığım yerlerde teşkilat yapıldı. Yafa’da daha fazlaca kaldım. Oradaki teşkilat daha güçlü oldu. Ancak Suriye’de istediğim derecede işi oluşturmak olanaksız görünüyordu. Bende işin Makedonya’da daha seri gideceği kanısı vardı. Oraya gitmek için çözüm düşünmekteydim.

Sürgüne ait hakkımda çıkan emirde; “Kolay araçlarla memleketine gidemeyecek bir yere gönderilmesi” koşulu vardı. Bu yüzden Makedonya’ya gitmek güçtü. O sırada bir yanlışlık ürünü olduğuna şüphe olmayan bir destur vesikası elimize geçti. Buna yanlışlık denebilir. Ancak bu yanlışlık şurada burada çalışan komite ileri gelenlerinin çalışması neticesi olarak ortaya çıkarılmıştı.

Bu vesikaya göre desturlu olarak İzmir’e gidebilecektim, işin içinde bir yanlışlık olduğunun ortaya çıkacağını anlıyordum. Ancak o sırada Selanik’te Topçu Müfettişi bulunan Şükrü Paşa'nın oldukça yurtsever bir kişi olduğunu anlatıyorlardı. Kendisine bir mektup yazdım. Kendimi ve emelimi az çok açıkça anlattım. Bu emellerin seri biçimde yapılması Makedonya’ya gitmeme bağlıydı. Kendi nitelikleri ile ilgili duyduğum şeyler doğru ise yol göstermesini istedim. Direk doğruya cevaplamadı. Ancak ne şekilde olursa olsun spontane Selanik’e gidersem işi sağlamlaştıracağını endirekt olarak bildirdi. Vesikayı cebimize koyduk. Makedonya’ya gitmek üzere hareket ettim. Ancak hareketin hemen peşinden Problemin ortaya çıkması ihtimaline karşı izimizi kaybettirmek için evvela Mısır’a, sonra Yunanistan’a gittim. Ola ki bir bilgi olursa oralardan geçerken Yafa’dan bildireceklerdi. Hiçbir şey yazmadılar. Kılık değiştirerek Selanik’e girdim. Bir gece, Şükrü Paşa'yı gördüm. Benimle temas kurmaktan korkuyordu. Ben ehemmiyetli bir destek noktası bulmaksızın dört ay kadar Selanik’te kaldım. Bu sırada okul müdürü Tahir Bey, Hoca İsmail Efendi, Ömer Naci, Hüsrev Sami, Hakkı Baha gibi arkadaşlara emellerimi anlattım. Hürriyet Cemiyetinin bir şubesini kurdum.

Selanik’te bulunduğumu İstanbul haber alarak kovuşturmaya başladı. Oradan yine kılık değiştirerek Yafa’ya geldim. O zaman bir Akabe sorunu vardı. Kendimi hatıranda hududa görevlendirdim. Arandığım zaman hudut üzerinde hazır bulundum.

Toplam iki buçuk, üç sene Suriye’de kalmıştım. Bu süre içinde her şey unutulmuştu. Makedonya’ya aktarılmak için resmen müracaat ettim. Emelime sonunda eriştim.

Selanik’e geldiğimde bizim Hürriyet Cemiyeti’nin Terakki ve İttihat ismini aldığını duydum. Doktor Nazım Bey Paris’ten Selanik’e gelmiş. “Terakki ve İttihat Derneğinin tarihte yeri var. O isim altında çalışırsa daha iyi tesir eder.” diye arkadaşları inandırmış. Dernek o isim altında çalışmayı sürdürdü. Resmî görevim, kurmay subaylar grubunda mareşallik buyruğunda idi. Ben bu vaziyette iken 1908 yılı geldi ve Meşrutiyet duyuru edildi.

Meşrutiyet’ten sonra tüm kişiler ortaya çıktı. O zamana kadar temiz ve güzel çalışıyorduk. Ben herkesi böyle biliyordum. Kişisel gösterileri çirkin buldum. Bazı arkadaşların davranışlarının tenkit edilmesinin gerektiğini gördüm. Tenkit etmekten çekinmedim.

Bu kötülükleri bir yana atmak için ilk düşündüğüm tedbir, silahlı gücün siyasetten çekilmesi kuramıydı. Bunu öteki arkadaşlar uygun görmüyorlardı. Sonunda 31 Mart Olayı oldu. Bu olay üzerine Makedonya’dan giden bölüğün ve ilk dönemde Edirne’den bunlara katılan güçlerin Kurmay Başkanı olarak İstanbul’a gittim. Başlangıçta komutan Hüsnü Paşa idi. “Hareket Silahlı gücü” ismini ben buldum. O zaman bunun mananını kimse anlamamıştı. Mevzu şundan ibaretti:

İstanbul’a seslenen bir bildirge yazmak gerekti. Bunu ben yazdım. Sonra elçilere seslenerek ikinci bir bildirge yazdık. Buna ne imza konması gerektiğini düşündük. Bazı arkadaşlar “Hürriyet Silahlı gücü” dediler. Oysaki tüm silahlı güç Hürriyet Ordusu vaziyetinde idi.

Hareket hâlinde olan orduların vaziyetini göstermek için “Hürriyet Ordusunun operasyon güçleri” denildi. Ben “Operasyon” sözcüğünün Türkçeye tercümesini düşünerek “Hareket Silahlı gücü” deyimini kullandım.

31 Mart problemi analiz edince yine Selanik’e döndüm. Silahlı gücün dernekten ayrılması ve politikayla uğraşmaması görüşünü bu kere daha kuvvetli ileri sürmeye başladım.

Meşrutiyet'in duyurunundan sonra örgüt kurmak için Trablusgarp’a gönderilmiştim. Her kez orada İttihat ve Terakki Kurultayına delege seçiliyor, ancak gitmiyorduk. Bir kere yalnız bu emeli anlatmak için gittim. Emelimi kabul ettirdim. Ancak muvaffakiyet yalnız kurultayın teorik yargısı olarak kaldı, uygulanmadı. İttihat ve Terakkinin bir takım kişileri ile aramızda Meşrutiyet’ten sonra başlayan ters düşünceler son derece güçlendi ve tam bu ana dek sürdü.

Bundan sonra yeni ordu teşkilatı yapıldı. İzzet Paşa Kurmay Başkanı oldu. Ben bu teşkilatta Selanik Kolordusu Kurmayına küçük rütbede bir subay olarak katıldım. Henüz kolağası rütbesinde idim. Ordunun alıştırma ve terbiyesiyle uğraşıyordum. Bundan dolayı sözlü ve yazılı bir hayli tenkitler yapmak zorunluluğu ortaya çıkıyordu. Bu tenkit etmeler bilhassa eski komutanları incitiyordu. Bunun, benim deneyimli olmaktan çok teorisyen olduğumdan ileri geldiği düşüncesine kapılıp ceza olarak beni 38'inci Piyade Alayına komutan yaptılar. Bu görevlendirme kızgınlık yüzünden gerçekleşmedi. Alay Komutanlığını yerine getirdiğim sırada Selanik’te bulunan tüm garnizon birlikleri, alayın uygulamalarına kendiliklerinden katılmaya başladılar. Verilen konferanslara öteki subayların katılımı görüldü. O vakit Selanik’te bu çalışmalardan işkillendiler. Beni Mahmut Şevket Paşa aracılığıyla İstanbul’a çağırdılar. Genelkurmayda bir göreve atadılar.

Selanik’te bulunduğum sırada Arnavutluk harekâtıyla uğraşmıştım. Öncelikle Şevket Turgut Paşa görevli iken Mahmut Şevket Paşa kendisi Arnavutluk harekâtını ele almıştı. Beni de Kurmay Başkanı diye birlikte götürdü.

İstanbul’a çağrıldığım zaman İtalyanlar Trablusgarp’a saldırdılar. Ben de isim ve kılık değiştirerek bazı arkadaşlarla birlikte Mısır’a, oradan Bingazi dolaylarına gittim. Bir yıl kadar süren savaş esnasında Bingazi Kuvvetleri Komutanlığında bulundum.

Asıl memlekette de Balkan Savaşı başlamıştı. Bulgar ordusu Çatalca çizgisine ve Bolayır’ın kuzeyine geldiği bir sırada İstanbul’a döndüm.

Bu yılın sonunda Genel Savaş ilan olundu. Olagelen müracaat ve isteğim üzerine Tekirdağ’ında şu çok yakın zamanda kurulan 19'uncu Tümen’e komutan oldum. Arıburnu’nda, Anafartalar’da bulundum. İngilizler çekilip gittikten sonra bir ay Edirne’de 16'ncı Kolordu ile kaldım. Sonra Kolordu Komutanı olarak Diyarbakır ve etrafına gittim. Orada yaptığımız ehemmiyetli savaşlardan biri, Bitlis ve Muş’un Ruslardan geri alınmasıdır.

Savaşın son mertebesinde bir takım düşüncelerim kabul edilmeyince kumandayı da geri çevirerek İstanbul’a döndüm.

O sıralarda idi. Veliaht ile beraber Alman Genel Karargâhına gittik ve Alman Batı Cephesi'nin bir takım bölümlerini gördük. Bu gözlemimden, Hindenburg ve Ludendorf ile müzakerelerimden sonra geçmiş isteklerimdeki yerindeliğe daha çok inandım.

O vakit oluşturduğum son fikir, Genel Savaş’a girildiği ilk anda söylemiş olduğum düşüncenin aynı olarak belirdi.

Bu geziden hastalanarak İstanbul’a geldim. İstanbul’da bir iki ay rehabilitasyon gördükten sonra, rehabilitasyon emeliyle Viyana’ya gittim. Orada Sanatoryum’da bir ay yattım. Bir müddet de Karlsbat’ta kaldım.

Diğer yandan Sina Cephesi'nde, benim evvelce raporlarda izah ettiğim kötülükler aynen vaki oldu!

Bunun üzerine Falkenhayn Almanya’ya çağrıldı, yerine Liman Von Sanders görevlendirildi. Birkaç gün sonra iki Alman generalinin yanında padişah katına çağrıldım. Emelin, beni yeniden Yedinci Orduya göndermek olduğunu öğrenmiş bulunduğum için sadece kabul edilmek istediğimi gösterdim. İlk çağrı biçiminde ısrar edildi ve bana Yedinci Orduya komutan atandığımdan söz edilerek görev yerime yapacağım işlere ilişkin buyruk verildi. Bu emir, bana verilen görev ve yetkiyle yerine kazançlamazdı. Ancak bunu anlatmaya da olanak yoktu. Netice olarak önceden çekildiğim Yedinci Silahlı güç Komutanlığına yine başlamak üzere Nablus’a gittim.

Aynı sıralarda ateşkes yapılmıştı. Daha Halep’te iken hemen kabineyi (Hükûmet) değiştirmek ve yerine isimlerini açıkça söylediğim kişilerden oluşan bir bakanlar kurulu geçirmek gereğini ve bu arada benim İstanbul’a çağrılmamın faydalı olacağını açıktan açığa İstanbul’a bildirmiştim. Gerçi kabine heyetti; ancak benim İstanbul’a çağrılmama gerek görülmedi, sonunda bu kabine de düştükten sonra İstanbul’a gittim.

İstanbul’a eriştiğimde benim gözümde vaziyet şu idi: Mebuslar Meclisi nasıl davranılacağında kararsız idi.

Yeni görevlerinden düşmüş kişilerle ve milletvekilleriyle ayrı ayrı görüştüm. O zaman düşündüğüm şey, her etrafı deşarj olarak ülkeyi müdafaa etmek için güçlü bir durumun ortaya çıkarılabileceği merkezinde idi. Ancak bu düşünce üzerinde gereği kadar çalışmaya zaman kalmadan Meclisin dağıtılmasına tanık olduk.

İstanbul’un itibarlı kişilerince türlü isimler altında programlar ve partiler kurularak kurtuluş yolları aranmakta idi. Bunların her birini ayrı ayrı araştırdım. Hiçbiri bir kurtuluş gücüne dayanmıyordu. Bundan dolayı hiçbiriyle iş birliğinden bir netice beklemedim. Onaylama gücünün direk doğruya ulus olacağı görüşü bende çok güçlüydü.

İstanbul’da oluşan durumlardan, yapılan teşebbüslerden, özellikle durumun güçlüğü ve acıklılığından milletin haberi yoktu. İstanbul’da oturup milleti bilgilendirmek olanağı da kalmamıştı. Bundan dolayı yapılacak şeyin İstanbul’dan çıkıp milletin içine girmek ve orda çalışmak olduğuna karar verdim. Bunun yapılış biçimini düşündüğüm ve bazı arkadaşlarla görüştüğüm sıradaydı ki hükûmet beni Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya göndermeyi önerdi. Bu teklifi hemen seve seve kabul ettim ve tam Yunanların İzmir’e girdiği gün idi ki İstanbul’dan ayrıldım.

Benim düşündüğüm şu idi: Her tarafta türlü isimler altında birtakım teşekküller başlamıştı. Bunları aynı program ve aynı isim altında birleştirerek bütün milleti ilgilendirmek ve tüm silahlı gücü da bu emel için çalıştırmak gerekliydi. Anadolu’ya girdiğim vakit; daha Silahlı güç Müfettişi sıfatı ve yetkisi üzerimde iken bu noktadan işe başladım ve bu emel az vakitte oluştu.

İzlediğim çalışma biçimi İstanbul’ca bilinince beni İstanbul’a çağırmak istediler. Gitmedim. Netice olarak istifa ettim.

Milletin bir ferdi olarak Erzurum Kurultayı’ne katıldım. Erzurum Kurultayı’nde belirlenen asalları tüm ülkeye yaymak emeliyle Sivas’ta da bir kurultay yapıldı. Bu kurultayların oluşturduğu Temsilciler Heyeti ismindeki kurulla kurultayların kararlarını uyguladık.

Milletvekillerinin yeniden seçilmesi, Meclisin İstanbul’da açılması sağlanmışsa da Meclisin işgale uğraması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisini oluşturmaya girişilmiş ve böylelikle 23 Nisan tarihinde bu Meclis toplanıp işe başlamıştı. Teşkîlat-ı Esasiye (Anayasa) Yasayı'nda bulunup adı geçen yasanın özünü anlatan ve ilk projede hatıralan ilkelerin orijinine gelince; gerçekte öteden beri millî egemenliğin en iyi temsili olanağı olacağına ilişkin teorik olarak bazı araştırmalar ve teorik incelemelerden benim çıkarabildiğim sonuç şu idi: Millî egemenliğin tümüyle ortaya çıkması, bunun gerçek sahibi olan tüm insanların bir araya gelip bunu gerçekten kullanmasıyla olasıdır. Ancak tüm Türkiye halkının toplanmasıyla bu amacın gerçekleştirilmesine uygulanabilir bir çözüm olsa bunların yetki sahibi vekillerinin bir araya gelip bu işi yapması olabilirdi. Millî hakimiyetimizin bir kişi veyahut sınırlı kişilerden oluşan bir heyet tarafından temsil edilmesi yüzünden ülkeyi ve milleti baskıcılıktan kurtaramadığımız tarihî olaylar ile delil müsbit olduğundan herhâlde bu temsil hakkını olabildiğince çok insandan oluşan ve vekillik süresini az bir kurulla temsil etmek ve ortaya çıkarmak, bence tek çözümdü. Ülke içinde ve millet içinde önce ve sonra yapmış olduğum araştırmalar ve incelemeler de bana bu düşüncenin uygulanmasında büyük olanaklar ve isabetler olduğu kanısını vermiştir.

Herhâlde halkımızı idare ile yakından ilgilenmek, yani yönetimi doğrudan doğruya halkın eline verebilecek bir yönetim şeklini kurmak hem millî hakimiyetin gerçek olarak temsili ve hem de bu sayede halkın benliğini anlaması itibariyle gerekliydi. İşte bu düşüncelerin, bu araştırmaların esin kaynağı olarak proje yapılmıştı.

Halkçılık örgütü en ufak daireye kadar dağıldığında ele geçirilecek neticenin daha büyük ve randımanlı olacağına şüphe yoktur. Ülke ve milletin içinde bulunduğu güçlükleri ve savaş hâlini de düşünürsek Meclisin çalışmalarının neticenini ve oradaki başarılarını takdir etmemek olanaksızdır.

Misakımillî, sulh yapmak için en akilane ve asgari koşullarımızı içeren bir programdır. Sulha erişmek için toplatacağımız ilkeleri içerir. Ancak ülke ve milleti kurtarmak için sulh yapmak yeterli değildir. Milletin gerçek kurtuluşu için yapılacak çalışma ondan sonra başlayacaktır.

Barıştan sonraki çalışmada başarılı olabilmek, milletin bağımsızlığının savunmasına bağlıdır. Misakımillî’nin amacı onu sağlamaktır. Ülke ve milletin geleceğinden asıl emin olabilmesi, bir defa halkçılık temeline dayanan yönetim teşkilatının tümüyle dağılması ve biçimlendirilmesi ve uygulanmasıyla birlikte ekonomik durumumuzun millî refahımızı sağlayacak tarzda iyileştirilme ve canlandırılmasına bağlıdır.

Bu gerçeklikleri millî iman tanıyarak savunabilecek bir toplantı kurulu olabilmemiz için de eğitimimizi tamamiyle uygulanabilir ve gerçek ihtiyacımıza uygun bir program çerçevesinde canlandırmak gerekir. Bu noktalarda muvaffakiyet ile ülke bayındır hale getirilecek ve millet zenginleştirilebilecektir.

Küçük bir program kadrosu söylemek gerekirse örgüt baştan sona kadar halk örgütü olacaktır. Genel idaresi halkın eline vereceğiz. Bu toplantı heyetinde hak sahibi olmak, herkesin çaba içinde olması kaidenine dayanacaktır. Ulus, hak sahibi olmak için çalışacaktır.

Düzeltilecek şeyler ekonomi ve eğitimdir. Böylelikle ülke bayındır hâle getirilecek, ulus refah sahibi olacaktır.

Hiçbir ulus ve ülkeye karşı saldırı düşüncesi beslemeyiz. Ancak varlığımızı savunmak ve bağımsızlık için bir de ülkemizin bu dediğimiz alanda gönül rahatlığı ve sonsuz inançla çalışarak refahlı ve mesut olmasını sağlamak için her zaman ülke ve milletimizi savunmaya gücü yetecek bir orduya sahip olmak idealimizdir.

Yönetim Kurulumuzda tüm bu ilkelerin savunması tabii. Buna göre hükûmet, direk doğruya Büyük Ulus Meclisinin kendisidir. Böyle idare işlerini ülkede yapacak olan bir heyetin türlü düşünce ve inançlar etrafında toplanmış partilerden çok, ortak temel noktalara itibar eden kaynaşmış ve dayanışmacı bir heyet olması istenmeye değerdir. Ancak toplantı asallarımızın kaynağı olan millete şu an için hayat ve gerçek mutluluklarını üstüne alan kamuoyunu kapsayacak bir biçimde belirsiz olduğundan, bundan faydalanarak kendi düşünce ve inançlarının yerindeliği düşüncesinde direnecek bazı insanların yeniden bazı kimseleri kendi görüşlerine bağlaması ve sonuç olarak parti hâlinde kuruluşlar oluşturmanın olabilirliği yüksektir.

Buna karşılık bazı özel inanışların varlığı, belki de düşüncelerin çarpışması için faydalı olabilir. Ancak eskisi gibi millet ve ülkeden kaynak ve destek noktası almayan ve onun gerçek çıkarlarıyla hiç ilişkisi olmayacak şekilde ya yalnızca teorik veya duygusal ve kişisel programlar etrafında parti kurmaya kalkışacak insanların milletçe iyi kabul edileceğini sanmıyorum.

Benim tüm tertip etme ve uygulamalarda davranış kaidesi olarak asal saydığım bir şey vardır: O da oluşturulan müessese ve kuruluşların kişiyle değil, gerçekle sürdürülebildiğidir. Bundan dolayı rastgele bir program filanın programı olarak değil, ama milletin ve ülkenin ihtiyacına cevaplayacak düşünceleri ve tedbirleri içermesiyle değerli ve hatırlı olabilir.

Misakımillî çerçevesinde varlığımızı sağladıktan sonra gürültü çıkarıp bozgunculuk ve kötülük edecek ve toprak genişletmek düşüncesinde bulunacak adamlar ortaya çıkamaz. Bence buna olanak yoktur.

Kaynak: ATATÜRK’ün Söylev ve Beyanatları, ATATÜRK Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

Zaman: 10.01.1922.


ETİKETLER : Atatürk'ün kendi anlatımıyla hayatı Atatürk hakkında her şey #10 kasım 1938 Atatürk Kronolojisi Atatürk Kimdir? Atatürk'ün hayatı Atatürk'ü Tanı Atatürk'ün En Önemli Özellikleri Atatürk Savaşları Atatürk İlke ve İnkı
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer ATATÜRK haberleri

Yazarlar

En çok okunanlar

E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Yeşeren Kalem
Anket
En Güzel Yeşeren Kalem Tohumu Hangisi?
Akşam Sefası Tohumu
Kahkaha Çiçeği Tohumu
Fesleğen Tohumu
Roka Tohumu
Sarmaşık Tohumu
Yeşeren Kalem
© Copyright 2017 OduncuTimi®. Tüm hakları saklıdır. Bu site Oduncu Timi haber yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA